Yurdagül Tufan’ın Hastalığı
Yurdagül TUFAN’da, 1999 yılının ortalarında, ilk önce sırtının sağ tarafında ağrı, ilerleyen günlerde boyun bölgesi ve yüzünde şişme ile beraber göğüs bölgesi damarlarında dolgunlaşma ortaya çıkmıştı. Yeşil Kartlı idi ve tanıdan önce epeyce bir süre oyalanmıştı. Sonunda bronkoskopi (akciğere ışıklı cihaz yardımı ile bakarak hava yollarının izlenmesi) ve biyopsi (parça alınması) işlemleri yapıldı. Hastalık KÜÇÜK HÜCRELİ AKCİĞER KANSERİ idi. Tedavi edilmediğinde ortalama 4-12 hafta, tedavi edildiğinde de ortalama 1-2 yıl yaşama hakkı tanıyan bir hastalıktı.
VCSS (vena cava superior sendromu) denen durum da ortaya çıkmış; Yurdagül TUFAN’ın baş ve kol bölgelerinden gelen kanı kalbe ileten damarı kansere bağlı olarak tıkanmıştı. Bunun sonucu olarak tüm suratı ve kolları ileri derecede şişmiş, bir kat merdiven çıkamayacak kadar nefesi daralmış, yemek borusunda baskı oluşarak adeta kanser tarafından soluksuzluk yanında, açlığa da mahkum edilmişti.
Bu aşamada tedavi acilen yapılmadığında yaşama süresinin günlerle sınırlı idi.
Tanı koyma işleminin hemen arkasından, Yurdagül TUFAN Trakya Üniversitesi Tıp Fakültesi hastanesinin Göğüs Hastalıkları Kliniği’ne 16/9/1999 tarihinde nakil edilmiş, burada da yine hangi tedavinin yapılması gerektiğini anlamak için birçok tahliller yapılmıştı. Yapılan her bir işlemin hastaya yaşattığı korkuların, streslerin ve acıların tanımlanması mümkün değildi.
Daha sonra
hastaya kemoterapi denen her 21 günde bir verilecek olan kanser ilaçları
başlanmıştı. Bu tedavilerin kendisi bizzat hayati tehlike yaratan ilaçlardı.
Çünkü vücudu tamamen mikroplara karşı dirençsiz bırakabilmekte idi. Bundan başka
birçok hayati organda hasar bırakabilen ilaçlardı. Zira ilk kemoterapiden
yaklaşık iki hafta sonra hayatı tehdit eden bir komplikasyon olarak “Febril
Nötropeni” denen vücutta bağışıklık hücrelerinin aşırı azalması ve kana mikrop
karışması durumu ortaya çıkmıştı. Doktorlarının çabaları, çok pahalı ve yan
etki olasılığı yüksek olan antibiyotik tedavileri ile bu dönemde hayatta
kalmayı başarmıştı. Ancak bundan sonra kemoterapi ilaçlarını da yeterli dozda
alamayacaktı. İlk iki kemoterapi sırasında tamamen yatağa bağımlı olan TUFAN ancak ikinci ay civarında kendisini biraz daha iyi hissedebilmiş ve kendi
kişisel işlerini görebilir hale gelmişti. Ancak bu dönemlerde de saçları tamamen
döküldü ve hastalığına bağlı ağır psikolojik bunalımlar yaşadı. İş göremezlik hali artık geriye dönüşsüzdü
ve bir daha çalışamaması ailenin zaten kıt olan maddi durumunu iyice bozmuştu.
Üçüncü kür kemoterapi yine üniversite hastanesinde yapılmıştı. Ancak 4-6. kür
kemoterapilerini istemediği halde, sevk edilmediği için Devlet Hastanesinde
yaptırmak zorunda kalmıştı ve birçok kötü muameleye maruz kalarak ruhsal
yönden de zaten sıkıntılı iken iyice moral çöküntü yaşamıştı. Sonunda Mart
2000 tarihlerinde dayanılmaz baş ağrıları olması üzerine EDH’e başvurmuş,
burada çekilen Beyin bilgisayarlı tomografisinin normal olduğu söylenmişti.
Bunun üzerine üniversite hastanesine kendi imkanları ile başvurmuş, burada
hastalığın artık beyine sirayet ettiği, akciğerlerindeki hastalığının da
ilerlediği görülmüş ve ışın tedavisi (radyoterapi) hem beyin hem göğüs
bölgesine uygulanmıştı. Bu tedavi yaklaşık 1.5-2 ay sürmüş, hemen her gün
hastaneye gidip gelmek zorunda kalmıştı. Görme özürlü beyi ve 6 yaşındaki kız
çocuğu ile zor bela yaşamaya çalışıyor, hastaneye gidiş geliş yol parası bile
zor geliyordu. Beyin tomografileri sonrasındaki iki ay kadar dönemde,
bedensel olarak kısmen daha az sıkıntıları olmuştu. Ancak bu dönemlerde
hastalığının nedenlerini sorgulayabilme, adalet önünde sorumlulardan hesap
sorma ve yaşadığı eziyetlerin başka insanlara örnek olması ve bu hastalığın
salgın hale gelmeden önlenebilmesi düşüncelerini yaşama geçirme gücünü kendinde
bulabildi. Yurdagül TUFAN 18/8/2000 tarihinde sol elinde tutamama, baş
ağrıları ve görme bulanıklıkları ile üniversite hastanesine acilen yatırıldı
ve burada yapılan tetkikler sonucu hastalığın beyinde tekrar ortaya çıktığı,
artık hastalığa bağlı yaşam kalitesini artırmaya yönelik palyatif (geçiştirici)
tedaviler dışında bir tedavi şansı kalmadığı tespit edildi ve bir süre sonra
evinde bir takım ağır ilaçlar kullanması önerilerek taburcu edildi.
8/9/2000 tarihinde ilaçlara rağmen beyin tutulumuna dair belirtilerin artması
üzerine yine üniversite hastanesine yatırıldı ve 21Kasım 2000’de bu
hastanede öldü.