Free Web Hosting Provider - Web Hosting - E-commerce - High Speed Internet - Free Web Page
Search the Web

Radikal-online...
20 Ağustos 2000

Mahkemeleşemediklerimizden misiniz?

talkan@media.ankara.edu.tr
Kanser olan bir kadın, sigara şirketini mahkemeye vermiş. Türkiye'de böyle şeyler pek fazla görülmediği için de gazete 'Amerikan usulü dava' diye başlık atmış. Gerçekten bu tür davalar genel olarak Batı ülkelerinde, en çok da Amerika'da görülüyor.
Amerika'da neredeyse herkes herkesle davalı. İnsanlar, 'Aman bana dava açılmasın,' korkusuyla, 'Bir fırsatını bulsam da dava açsam,' hevesi arasında yaşayıp gidiyorlar.
Aşırı bireyciliğin ve para hırsının birlikte yarattığı bir hastalık bu. Sonuçta bizim pek anlayamadığımız türden davalar görülüyor. Örneğin, yıkadığı kedisini mikrodalga fırında kurutmaya çalışan kadın, kedisi ölünce üretici şirketi dava etti, 'Kedi kurutulmaz,' uyarısı yoktu diye. Ve davayı kazandı. Kanada'da bir barın tuvaletinde klozet kapağına erkeklik organını sıkıştıran bir müşteri de işletmeyi dava etmişti. Kazanıp kazanmadığını bilmiyorum.
İşkence sanığı polislerin bir türlü mahkemeye getirilemediği Türkiye gibi bir ülkede elbette bu çeşit davaları aklımız pek almıyor.
Arada bir avukatlık da yapan psikolog dostum Aydın Ankay'la bu konuyu konuşuyorduk. "Hak arama paranoyası diye bir rahatsızlık vardır," dedi. "Kriton Dinçmen bunu şöyle betimler: Bu tipler, gazetelere yazılar yazarlar, mahkemeden mahkemeye koşarlar, bu hezeyan uğruna ömürlerini mahkemelerde geçirirler. Ya oğullarını hukukçu yaparlar, ya da bizzat kendileri hukukçu olurlar ve davalarını takip ederler."
Aydın, daha sonra başından geçen bir olayı anlattı. Bir kamu kuruluşunda müdür olan arkadaşı, yanında çalışan memurelerden birisine kötü sicil vermişti. Hak arama paranoyası olduğu anlaşılan ve avukat olan kadının kocası müdürü mahkemeye verdi. Aydın Ankay da müdürün avukatlığını üstlendi.
"1981 yılında, hukuk tarihine örnek olay olarak geçebilecek bir dava gerçekleşti. Psikolojik boyutları hukuki boyutlarını aşan bu davadan tam yedi dava daha çıktı. Üç yargıç reddedildi, bunlardan birisi hakkında tazminat davası açıldı. Tanıklar da dava edildi. Üç hâkim de müdahil vekilini Ankara Barosu'na şikâyet ettiler. Bu arada müdahil vekili de boş durmayarak yargıçları Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu'na şikâyet etti. Ben, müdahil vekili hakkında tazminat davası açtım.
Birinci Asliye Ceza Mahkemesi'ndeki son duruşmada, mahkemeye gazeteciler ve televizyon kameraları da çağrıldı. Bu karışık süreçte dava edilmeyen tek kişi ben olduğumdan, karşı tarafın beni de dava etmek için açık aramaya başladığını düşünüyordum. Aynı şekilde ben de müdahil vekili dava etmek için fırsat kollamaya başlamıştım. Aklıma, küçük bir teyple mahkemedeki konuşmaları kaydetmek geldi. Gerçi tutanak tutuluyordu, ama bütün konuşmalar kaydedilmiyordu. Çok elektrikli bir havada konuşmalar yapılırken teybin düğmesine bastım. Şaşkınlık içinde, mahkeme salonunu Osman Nihat Akın'ın "Bir ihtimal daha var, o da ölmek mi dersin, söyle canım ne dersin; Vuslatın başka âlem, sen bir ömre bedelsin" diye giden nihavent makamındaki şarkısının doldurduğunu gördüm. Yanlış düğmeye basmışım."
Dava ne mi olmuş? Aydın Ankay'ın tarafı kazanmış. Ama uzayıp giden davalar ve hukuk kavgası müdürü canından bezdirdiği ve sinirlerini iyice yıprattığı için adamcağız işinden istifa etmiş, eşinden boşanmış ve Ankara'yı terk edip gitmiş.
Kuşkusuz bu tekil bir örnek. Ama hakların öylesine çok ihlal edildiği bir ülkedeyiz ki, herkeste hak arama paranoyasının gelişmesi son derece doğal görünüyor.