Mahkemeleşemediklerimizden misiniz?
talkan@media.ankara.edu.tr
Kanser olan bir kadın, sigara şirketini mahkemeye vermiş. Türkiye'de
böyle şeyler pek fazla görülmediği için de gazete 'Amerikan usulü dava'
diye başlık atmış. Gerçekten bu tür davalar genel olarak Batı
ülkelerinde, en çok da Amerika'da görülüyor.
Amerika'da neredeyse herkes herkesle davalı. İnsanlar, 'Aman bana dava
açılmasın,' korkusuyla, 'Bir fırsatını bulsam da dava açsam,' hevesi
arasında yaşayıp gidiyorlar.
Aşırı bireyciliğin ve para hırsının birlikte yarattığı bir hastalık bu.
Sonuçta bizim pek anlayamadığımız türden davalar görülüyor. Örneğin,
yıkadığı kedisini mikrodalga fırında kurutmaya çalışan kadın, kedisi
ölünce üretici şirketi dava etti, 'Kedi kurutulmaz,' uyarısı yoktu diye.
Ve davayı kazandı. Kanada'da bir barın tuvaletinde klozet kapağına
erkeklik organını sıkıştıran bir müşteri de işletmeyi dava etmişti.
Kazanıp kazanmadığını bilmiyorum.
İşkence sanığı polislerin bir türlü mahkemeye getirilemediği Türkiye
gibi bir ülkede elbette bu çeşit davaları aklımız pek almıyor.
Arada bir avukatlık da yapan psikolog dostum Aydın Ankay'la bu konuyu
konuşuyorduk. "Hak arama paranoyası diye bir rahatsızlık vardır," dedi.
"Kriton Dinçmen bunu şöyle betimler: Bu tipler, gazetelere yazılar
yazarlar, mahkemeden mahkemeye koşarlar, bu hezeyan uğruna ömürlerini
mahkemelerde geçirirler. Ya oğullarını hukukçu yaparlar, ya da bizzat
kendileri hukukçu olurlar ve davalarını takip ederler."
Aydın, daha sonra başından geçen bir olayı anlattı. Bir kamu kuruluşunda
müdür olan arkadaşı, yanında çalışan memurelerden birisine kötü sicil
vermişti. Hak arama paranoyası olduğu anlaşılan ve avukat olan kadının
kocası müdürü mahkemeye verdi. Aydın Ankay da müdürün avukatlığını
üstlendi.
"1981 yılında, hukuk tarihine örnek olay olarak geçebilecek bir dava
gerçekleşti. Psikolojik boyutları hukuki boyutlarını aşan bu davadan tam
yedi dava daha çıktı. Üç yargıç reddedildi, bunlardan birisi hakkında
tazminat davası açıldı. Tanıklar da dava edildi. Üç hâkim de müdahil
vekilini Ankara Barosu'na şikâyet ettiler. Bu arada müdahil vekili de
boş durmayarak yargıçları Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu'na şikâyet
etti. Ben, müdahil vekili hakkında tazminat davası açtım.
Birinci Asliye Ceza Mahkemesi'ndeki son duruşmada, mahkemeye gazeteciler
ve televizyon kameraları da çağrıldı. Bu karışık süreçte dava edilmeyen
tek kişi ben olduğumdan, karşı tarafın beni de dava etmek için açık
aramaya başladığını düşünüyordum. Aynı şekilde ben de müdahil vekili
dava etmek için fırsat kollamaya başlamıştım. Aklıma, küçük bir teyple
mahkemedeki konuşmaları kaydetmek geldi. Gerçi tutanak tutuluyordu, ama
bütün konuşmalar kaydedilmiyordu. Çok elektrikli bir havada konuşmalar
yapılırken teybin düğmesine bastım. Şaşkınlık içinde, mahkeme salonunu
Osman Nihat Akın'ın "Bir ihtimal daha var, o da ölmek mi dersin, söyle
canım ne dersin; Vuslatın başka âlem, sen bir ömre bedelsin" diye giden
nihavent makamındaki şarkısının doldurduğunu gördüm. Yanlış düğmeye
basmışım."
Dava ne mi olmuş? Aydın Ankay'ın tarafı kazanmış. Ama uzayıp giden
davalar ve hukuk kavgası müdürü canından bezdirdiği ve sinirlerini iyice
yıprattığı için adamcağız işinden istifa etmiş, eşinden boşanmış ve
Ankara'yı terk edip gitmiş.
Kuşkusuz bu tekil bir örnek. Ama hakların öylesine çok ihlal edildiği
bir ülkedeyiz ki, herkeste hak arama paranoyasının gelişmesi son derece
doğal görünüyor.
|